Enflasyonla Mücadele ile Sanayileşme Paradoksu

Sanayici şunu talep ediyor: Kur artsın ki dolar bazında iş gücü maliyeti ve dış ticarete konu olmayan girdilerin fiyatı gerilesin; böylece rekabet gücü—özellikle ithal ikamecilik bağlamında—ve kârlılık artsın.

Ancak enflasyonla mücadele perspektifi bambaşka bir yönde ilerliyor. Çünkü kur artışı Türkiye’de doğrudan ve güçlü biçimde enflasyona yansıyor. Bu nedenle fiyat istikrarını önceleyen politika yapıcılar, kurun mümkün olduğunca istikrarlı kalmasını, hatta TL’nin reel olarak değer kazanmasını tercih ediyor.

Bu noktada yüksek kurla rekabetçilik yaklaşımına yönelik standart eleştiri genellikle “Verimlilik artışıyla rekabetçi olunur.” şeklinde ortaya çıkıyor. Elbette bu doğrudur; sürdürülebilir rekabet gücü verimlilikten geçer. Ancak şu kritik soruyu göz ardı etmemek gerekir: Sanayici gerekli yatırımı yapmadan verimlilik nasıl artacak?

Ve daha temel bir soru daha var: Sanayici kârlılık görmediği bir alana neden yatırım yapsın?

Yetersiz kârlılık beklentisi yatırım iştahını bastırdığında, verimlilik artışı zaten kendiliğinden ortaya çıkmaz. Dolayısıyla karşımıza yapısal bir paradoks çıkıyor:

  • Rekabet gücü için verimlilik artışı gerekiyor.
  • Verimlilik artışı için yatırım gerekiyor.
  • Yatırım için kârlılık gerekiyor.
  • Kârlılık için ise kurun rekabetçi bir seviyede olması gerekiyor (ücretler ve faiz oranları veri iken).

Sanayileşme politikaları ile ortodoks dezenflasyon politikalarını eşzamanlı olarak yürütmek mümkün değildir; çünkü bu iki yaklaşımın ihtiyaç duyduğu makroekonomik koşullar ve öncelikler birbirleriyle örtüşmez, hatta çoğu durumda doğrudan çatışır.

Ama bu durum, dezenflasyon politikası uygulanırken sanayileşme sürecinin tamamen duracağı anlamına gelmez. Eğer aynı dönemde küresel talepte konjontürel olarak bir genişleme yaşanırsa, sanayi sektörü elbette büyüyebilir ve bazı alt kollar gelişebilir. Ancak böyle bir büyümenin sanayileşme politikalarının başarısından değil, dışsal konjonktürel avantajlardan kaynaklandığını gözden kaçırmamak gerekir.

Ancak biz bu konuda—yani birbiriyle örtüşmeyen sanayileşme politikaları ile ortodoks dezenflasyon politikalarını aynı anda yürütme alışkanlığında (daha doğrusu dönemsel olarak birbiriyle çelişen politika setleri arasında gidip gelme)—gerçekten “ustalaşmış” bir ülkeyiz. Bu çelişkili politika seti, ne kalıcı bir sanayileşme ivmesi yaratabildi ne de sürdürülebilir bir fiyat istikrarı üretebildi.

Somutlaştırmak gerekirse: Ne Güney Kore gibi yüksek büyüme ve derinleşmiş bir sanayi yapısı oluşturabildik, ne de Latin Amerika ülkelerinde görülen ortodoks istikrar çizgisine yerleşip düşük büyüme tuzağına düştük. Bunun yerine, iki uç arasında sürekli salınan; sanayileşmeyi de fiyat istikrarını da tam olarak kurumsallaştıramayan ara bir büyüme patikası izledik.

Dünya Banksı verilerine göre, Türkiye’nin 1960 sonrası dönemde yaklaşık yüzde 5 civarında seyreden büyüme ortalamasının (imalat sanayiinde bu oran yüzde 5,5 civarında) sırrı da burada yatıyor olsa gerek. Latin Amerika’da bu oran yüzde 4 ‘ün altında (imalat sanyisinden yüzde 3 altında) iken Güney Kore’de yüzde 6 (imalat sanayisinde yüzde 10) civarındadır.